Ana Sayfa > Metinler > Bilgiyi Sahnelemek



BİLGİYİ SAHNELEMEK

Yıllar önce Melling’in Harem gravürüyle karşılaştığımda uğursuz bir şeylerin olacağını hissetmiştim. Ona bir resim gibi bakmamı engelleyen bir şeyler vardı. Tüm kompozisyon inanılmaz bir kesinlikle resmedilmiş ve hiç bir boşluğa yer verilmemişti.

Aslında erkeklere yasak olan harem, Melling’in hayal gücüyle yeniden yaratılmıştır. Harem hakkında söylemler, dedikodularla şekillenen bu resimdeki kadın figürleri kendi temsilleri içine hapsedilmiş gibidir. Melling, tek kaçışlı perspektif kuralını en doğru şekilde uygulayarak, mimari bir kesit içinde harem sahnesini yaratmıştır. Dönemin oryantalist fantezisi içinde şekillenen figürler son derece bilimsel bir betimlemenin parçası olmuşlardır… Sanıyorum bu uğursuzluğun içine çekilmemde önemli etken bu oldu; bu sahneyi yırtmak ve içine girmek istedim…

Bilinmeyen bilinenler, bildiğimizi bilmediğimiz şeyler; bu, tam da Fredcu bilinçdışını işaret eder. İdeolojinin apaçık işleyişine rağmen üstümüze yapışan, varlığından haberdar olmadığımız inançlar, doğrular, varsayımlardan kurtulamayız. Bunlarla yüzleşmenin bir yolu bulunabilir mi? Sanat bu karşılaşmalar için bir sahne yaratabilir mi? Sanatçı, kavramları, normları performe ederek, onları karşı karşıya bırakarak tekinsiz olanın açığa çıkmasını sağlar ve verili ideoloji olarak şekillenen mekân işleyen bir mekâna dönüşür… ve kendini bu pratik içinde açığa çıkarır. Niyet, dünyayı betimlemek yorumlamak, tanımlamak değil… Bilinmeyen bilinenlere olanak vermek ve bastırılanı geri çağırmak için sahneler hazırlamak… Sahne, sanatın ve sanatçının verili normlar ve kavramların içinde ve üstünde hareket etmesini sağlar. Sanatın dünyası ile sanat-olmayanın dünyası arasında değiş tokuş ve yer değiştirmenin gerçekleşmesine olanak sağlar.

Sahnelemeyi, aslında, performanstan farklı olarak, performatifin etkinlik alanı olarak ele alıyorum. Mademki bilinmeyen bilgi ve Lacanyen anlamda kendini bilmeyen bilgiden söz ediyoruz, yorumlama ve anlamlandırma süreçlerine duyduğum kuşkuyu pratik yoluyla ortaya koymalıyım…

Başlangıçta desen çizerek Harem’le başa çıkmaya çalışıyorum; bu, kafamın içinde olup bitenleri ve zihnime musallat olan hayaletleri ortaya çıkarmamı sağlayacak. Mürekkebin akışkanlığında vücut bulan imgelerin içinden kendi takıntılarımın izini arıyorum. Desen beni öteki tarafa taşıyan bir aracı gibi… içtenliğimi doğrudan yansıtacağını düşünüyorum; ama kâğıt üzerinde imgeler belirdiği anda beni yalanlayan bir süreç başlıyor: dışavurumun imkânsızlığı… O halde, bu çalışmada kendimi hazırlıksız yakalamak için tuzaklar kurmalıyım. Varlığın içine gizlenmiş olanı ortaya çıkarmak için desenin sınırlarını zorlamalıyım… Farklı tekniklere ihtiyaç duyuyorum…

Ve yüzümü tekrar tekrar Melling’in Harem’ine dönüyorum.

Harem’de dolaşan kadınlar, bu donmuş figürler zamanın dışına fırlatılmışlar. Bir rüyada gezer gibiler. Kontur çizgileri bedenlerini öyle kıstırmış ki… içlerindeki nefesi dışarı vermemek için olağanüstü bir çaba harcıyorlar. Onları harekete geçmeye ve bastırdıkları ne varsa dışarı çıkartmaya zorluyorum.

Türkiye’de insanlar politikayı günlük hayatın bir parçası olarak yaşarlar. Bu nedenle sürekli olaylar ve kavramlar arasındaki boşlukları doldurmaya çalışırız. Olayların inanılmaz hızı, açıklığı ve şiddeti karşısında farklı bakış açılarının arasındaki antagonistik gerilim nötr bir hale gelir ve bakış açılarının çokluğu içinde sıfırlanır. Küreselleşmiş bir hoşgörünün kayıtsızlığı her türlü çelişkiye anlamlı bir cevap vermeyi olanaksız hale getirir. Her şey apaçıktır ama aynı zamanda derin bir gizeme bürünmüştür. Bu gizemi besleyen en önemli şeylerden biri inanç sistemleridir; demokrasi, kadın hakları ve bireysel özgülükler her türlü keskin kenarlarını bu ortam içinde kaybetmiştir. Öyle ki sol argümanlar kendini mağdur olarak tanımlayan tarafların ihtiyaçlarına ve çıkarlarına göre sürekli yeniden biçimlenir. Bu durumda mağdurun mağduriyetini ifade edecek tüm ifade biçimleri de nötr bir hale gelir. Demokrasi iktidar partisinin günlük söylemi içinde bir hayalete dönüşmekten kurtulamaz.

Sanat, bir çeşit bilgi üreten alan olarak bütün bunlar arasında kedine yeni bir konum yaratmak durumundadır. Burada ironi ile karşılayabileceğimiz sol görüşle beslenmiş temsil politikaları geçersiz bir hale gelmiştir. Bu belirsizlikle baş etmeye çalışan sanatçı yeni stratejiler geliştirmek durumunda kalmıştır.

Foucault’yu takip edecek olursak, iktidarı öznenin kurucusu, varoluş koşulu ve onun arzusunun yörüngesi olarak anlarsak, o zaman iktidar yalnızca karşı koyduğumuz değil, aynı zamanda varoluşumuz için güçlü bir şekilde bağlı olduğumuz, varlığımızın içinde barındırdığımız ve sakladığımız bir şey olacaktır.

Harem sahnesindeki tüm figürleri tek tek ele alıyorum;
Bunun için Harem’in içine girip her bir figüre rol vermem gerekiyor. Harem’in kadınlarını bu oyunun içine çekmeliyim. Her bir sahne stüdyoda çekiliyor. Çekimden önce kızlarla atölyede buluşuyoruz. Onlardan dans hakkında öğrendikleri ne varsa unutmalarını istiyorum. Yani nasıl, diye soruyorlar? Zorlu bir çalışma olacak; dans ellerine, ayaklarına, bellerine işlemiş. Bedenin estetik hafızasına şiddet uygulamak gerekiyor. İçeride bir yaratık var, dışarı çıkması için izin vermeliyiz. Bu yaratıklara kendilerini gerçekleştirmeleri için çizgili, elastik kumaştan ikinci bir deri hazırlıyorum; beden içinde beden… Kızların bedenleri bu pijamaların içindeki boşlukta kendi mekânlarını yaratıyor, böylece hareket alanımız genişliyor. Çekim sırasında kızlarla birbirimizi öyle baştan çıkarıyoruz ki bu hengâme içinde kimliğim siliniyor…

Aslında bedenin sınırlarını, toplumsalın hegemonik sınırları olarak düşünebiliriz. Karşılıklı bu bağımlılık ve inşa süreci varlıkla yokluk arasında fanteziler üretir. Bedensel edimler bedene musallat olan bu norm ve kurgularla başa çıkacak stratejileri nasıl üretebilir? Gerçekte orijinal bir model yoksa jestlerimiz, davranışlarımız bir figür olarak, yani figürün figürü olarak bizi bir oyun alanına taşımaz mı? Böylece, düzenleyici olduğu iddia edilen iktidarın kimlik kurguları, kökeni olmayan taklitlerden oluşan bir üretim alanına dönüşür. -mış gibi yapmak… ve bütün bu kendi içinde dönüp duran faillikler, kimliği de akışkan bir hale sokar ve bedenin performatifliği yeniden imleme ve bağlam yaratmak için açık bir alan oluşturur. İşte burada belli bir özne yok, sadece özneyi kıran diğer etkenler var… Şimdi burada konuşuyor, eyliyorum… dışavurumun dolaysızlığına inancımı çoktan yitirmiş olmama rağmen devam ediyorum. Bu yüzden kendimi sahnelemeli ve bir akışkanlık içinde hareket etmeliyim. Söylemlerin işaretlerini taşıyarak eyliyorum; yüzümde, bedenimde kültürün ve egemenin yüzlerce imleyeninin üzerinde çalışabileceğim sahneler kurmak durumundayım. Sahne çoğunlukla benim için verili bir kamusal, tarihsel alıntıdır ve bu sahne üzerinde toplumsal cinsiyet oyunlarını bir sürü kültürel, imgesel ve sembolik bagajıyla oyuna davet ederim.

Judith Butler;
Peki toplumsal cinsiyet hangi anlamlarda bir edimdir? Ritüel niteliğindeki başka toplumsal dramalar gibi toplumsal cinsiyet aksiyonu da tekrar edilen bir performans gerektirir. Söz konusu tekrar, halihazırda toplumsal olarak tesis edilmiş bir dizi anlamın aynı anda hem yeniden icrası hem de yeniden deneyimidir; ayrıca meşrulaştırılmalarının sıradan ve ritüelleştirilmiş biçimidir.

Performans sanatına hiçbir yakınlığım yok. (Burada performans ile performatifliği birbirinden ayırıyorum.) Kendi hafızamda, çocuk bedenini yararak çıkmış bir ergen bedenin izlerini taşıyorum ve bu beden parçalarının nerede ve nasıl birbirine eklendiğini keşfetmem gerekiyor. Hafızamın derinliklerinde bana musallat olan hayaletleri ortaya çıkarmam ve onları harekete geçirmem gerekiyor… Sakladıkları neyse onları ifşaya zorluyorum.

Sürekli tekrarda beni tüm kolay yorumlardan koruyan bir şey var… Bu kadar cesedin içinde canlı bir şeyler yakalamak için olağanüstü bir çaba harcıyoruz. Fragmanlar için stüdyoda buluşuyoruz. Desenler bize rehberlik yapıyor.

Abu Garih,
Kafasına kesekâğıdı geçirilmiş insanların bakıştan koparılmış bedenlerinin tek bir mekânı var: Et ve kan. Şiddet ruhu böyle parçalar; işkencecinin sesi ve fiziksel acıyla baş başa kalmış beden… Bakışı engellenmiş beden… Burada söz biter, psikanaliz çöker, bilgi, bilinç… hepsi çöker.

Namaz kılan kadınlar,
Melling belli ki bu sahneyi tamamen hayal etmiş, gerçekte kadınların namazda duruşları böyle değildir.
Onları dönüştürüyorum, eyleyen aktivist kadınlara dönüşüyorlar. Pankart tutan kızların ellerine sözler yerine imgeler tutuşturuyorum. Birine kemikler, diğerine bağırsaklar ve kız kafalı bir maymun… bunlar ressamın sözcük dağarcığından parçalar. Bir şeyleri protesto etmeye hazırlanırken içlerinden birinin uykusu gelir. Tam harekete geçecekken bu imgeler onları oldukları yere mıhlar.
Kız esnemeyi sürdürür, ses bu bedenden gelir…

Melling’in Harem’inde dönemin Batılı giysileri içinde bir kadın var; onun Lady Montagu olduğunu hayal ediyorum. Haremi gözlemek ve anılarının bir parçası haline getirmek istiyor ve böylece harem Batılı bir seyyah kadının mektuplarında bir paragraf olarak birazdan yerini alacak. İmgenin imgesi ve imgenin imgesi… kendi içinde dönüp duran bir imgelem zinciri, orijinalin olmadığı bir boşlukta dönüp duruyorlar.

Sözü Lady Mary Wortley Montagu’ya bırakıyorum. Osmanlı sarayından yaptığı gözlemleri Lady Montagu yazıyor, mektup, Adrianople, 1 April 1717:
 ‘Tis very easy to see they have more liberty than we have, no woman, of what rank so ever being permitted to go in the streets without two muslins, one that covers her face all but her eyes and another that hides the whole dress of her head, and hangs half way down her back and their shapes are so wholly concealed by a thing they call a ferace which no woman of any sort appears without. This has straight sleeves that reaches to their fingers ends and it laps all round them, not unlike a riding hood. In winter ‘tis of cloth and in summer plain stuff or silk. You may guess then how effectually this disguises them, that there is no distinguishing the great lady from her slave and ‘tis impossible for the most jealous husband to know his wife when he meets her, and no man dare either touch or follow a woman in the street.

Velasquez’in Las Meninas’ından çıkıp Lacan’a ulaşıyorum.
Melling’de çıkını elinde kadın yürüyor; ben ona bir ayna verdim; ressamın imgesini taşıyor; çığlık oradan geliyor. Kendimi Lacan’ın aynasına kapadım, yani bir imgede kendimi hapsettim…

Resimde iki erkek figürden biri önde ve merkezde, kadınla birbirlerine bakıyorlar; haremağası ile kadının arasında bir pazarlık olabilir. Haremağası haremdeki kadınlardan sorumlu ve erkekliği alınmış, bu yüzden empotan bir kontrolün temsili. Ayı postu içinde ve ikisini birbirine Andy Warhol tasarımı disko topu bağlıyor.
Sentetik hayvan kürkleri 2000 den beri vocabulary’nin bir parçası.

Benim için başka bir vazgeçilmez figür, sanat tarihi çalışan kız. Tüm bir salona doğru dönmüş, elinde Dictionary of Art Terms kitabı var, “sculpture” maddesini besteleyerek anlatıyor… Bu tuhaf grubun yönlendirmeye ihtiyacı var.

Kendi Jouissance’larıyla baş etmeye çalışan kızlar oraya buraya dağılmışlar. Kendi bedeninden çıkmaya çalışanlar, saçlarından kendini asmaya çalışan kız vs…

En üst kat kızlar yatakhanesi ya da düğün gecesi olabilir. Melling’in kurduğu yatakta bir kız ölü bedenler doğuruyor ve diğerleri cansız bedenler taşıyorlar; aslında cansız bedenleri başka bir bedeninin içine yeniden dirilmesi için yerleştirmeye çalışıyorlar.

Melling’in eşcinsel kadınları haremin kaçınılmaz fantezisinin bir yansıması. Ben onları birbirinin fallusunu keşfetmeye çalışan kızlara dönüştürüyorum.

…Kapıdan çıkmak üzere olan Melling’in kadın figürüyle beyhude bir çaba içinde kazma ile yeri kazan kıza yer değiştirtiyorum. Burası bir yatılı okul yatakhanesi ya da bir hapishane olabilir mi? Buradan kurtulmanın bir yolu bulunabilir mi? Bedenime yüklenmiş bunca anlamın ağırlığından kurtulabilir miyim?..

Aralık kapıdan bakan gölgeye Melling rolü veriyorum.

Melling;

Melling İstanbul’a ayak bastığında henüz 20 yaşındadır. Biraz mimarlık biraz heykel eğitimi almış bir desinatör olarak elçi çocuklarına resim dersi vermekle hayata başlar. Osmanlının Batılılaşma sürecine neo-klasik bahçeler, yalı cepheleri, şık mobilya tasarımları ve suluboya İstanbul resimleriyle katkıda bulunur. Bu arada daha sonra Paris’te bastıracağı bir seri suluboya üretir: Voyage Pittoresque de Constantinple et des Rives du Bosphore (1763-1831) adlı albüm; Harem buradaki resimlerden biridir. Daha sonra kendini III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan’ın hizmetine adar. Hatice Sultan’ın sarayına yerleşir ve orada ayrıcalıklı bir konum edinir. Melling Kalfa olarak sultana işlemeler, kavuk örtüsü, inci kaftanlar, şık elbiseler tasarlar. Hatice Sultan’ın Melling’den öğrendiği Latin alfabesiyle yazılmış gündelik siparişler, emirler içeren mektuplaşmalar bir süre sonra Melling’in merhamet dilenen ifadelerine dönüşmüştür. Nedeni bilinmez… İşine son verilinceye kadar...
Hatice Sultan’a yazdığı son mektup:

Hanımımın hizmetkârına başvurduğu anları hatırlıyorum: O zaman yağmur, kar, rüzgâr, güneş, gündüz, gece demeden emirlerine derhal itaat ettim. Şimdi, bilmiyorum niçin, sıkıntı içinde olduğumda, hizmetkârınıza hiç kulak vermiyorsunuz. Şimdi kış geliyor. Beyoğlu’na gideceğim, ama nasıl? Ben de tek para yok. Ev sahibi kirasını istiyor, kömür odun gerekiyor, dahası da var, üstelik kızım çiçek hastalığına tutuldu, sıkıntılarım bunlar, oysa bende tek bir akçe yok. Beni bu halde bırakmamanız için 1.000 kuruş vermenizi niyaz ediyorum, yoksa çıkış yolu bulamam. Aklım başımdan gitti. Haşmetmeapları beni bağışlasın, bu mektubu dertli olduğum için yazdım. 

What is the Sum of Recurrently? Jalal Toufic’in, Harem videosundan yola çıkarak yeni bir yaratım sürecini gerçekleştirdiği kitabı… Sözü Jalal Toufic’e veriyorum:

What is the sum of a night of jouissance, which is tantamount to a thousand nights of desire, and a night of desire? It is: a thousand and one nights. Yes, one way of reading A Thousand and One Nights's title is to reckon that it refers to both the night of jouissance that the king espied in the garden of his palace, a night tantamount to a thousand nights of desire, and the messianic Night of storytelling by Shahrazad, a night in which she told myriad stories –  

Who wrote or narrated the frame story of A Thousand and One Nights, more specifically the scene of the orgy in the garden? Who is describing it? Is that description an adequate one? Is that how King Shahrayar perceived it, if not hallucinated it? Is that how he reviewed it in his nightmares?

Was  Shahrazad able to reconstruct the events of that day from the reactions of the king to what he saw in the secluded garden of his palace as well as to the myriad stories that she told him during their messianically inordinate Night? Whatever the answer, a “night” is missing from A Thousand and One Nights, the one Shahrazad should have spent narrating to  Shahrayar the events of the frame story, in particular what he witnessed in the garden of his palace on the night he discovered the betrayal of his wife – in the process narrating to him the occasion for her subsequent narration. Since the book we presently have does not include such a narration by Shahrazad, one of the outstanding tasks in relation to A Thousand and One Nights has been not so much to do an audiovisual adaptation of various episodes of the work (as, for example, Pasolini did in his Arabian Nights, 1974), but to provide a fitting rendition if not of the entirety of the frame story then of the episode in the secluded garden that Shahrayar apprehended. I consider that Eviner's Harem is an artistic adaptation of the missing narration by Shahrazad in  A Thousand and One Nights.

Ve sözü harem’e bırakıyorum; 2009, 3’’ loop, video enstalasyon

[email protected] İnci Eviner Tüm Hakları Saklıdır.