Ana Sayfa > Metinler > Parlamento



Bekleme Salonu olarak Avrupa

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği, ülkedeki pek çok politik kavramın tartışma biçimine yeni bir boyut eklemiş ve kendi değişim sürecini kavramsallaştırırken, Avrupa’yı da değişime uğratmıştır. Böylece Avrupa’nın gizli paradigmalarının açığa çıkmasına neden olan bir dizi krizin başlamasına neden olduğunu düşünüyorum. Avrupa kendi idea’sını AB parlamentosunda dışladıkları ve içledikleri ile politik sınırlarını tartışırken, kaçınılmaz olarak, hayali/mitsel hukuk mekânı olarak tarif ettiği Avrupa ile yüzleşmek durumunda kalmıştır.

Bu tartışmaların sonucunda, zihnimde “Avrupa ve biz” iki kutup olmaktan çok, birbiri içine geçmiş, karmaşık bir şekilde sürekli şekil değiştirirken, yolum Fransa’dan geçti. Paris’in kendi dışında bıraktığı ve ikiyüzlü göçmen politikalarının canlı kanıtlarının ve Citée’lerin bulunduğu, Vitry-sur-Seine’de kaldığım 3 aylık misafir sanatçı programı sürecinde bana politik olarak açık gözüken ama bir türlü gizemini çözemediğim “Bekleme Odası” projesi için doğru bir yerde bulunduğumu fark ettim. Kendimi siyasi haritanın dışında ama kültürel olarak içinde hissettiğim bir konuma yerleştirdiğimde Avrupa, ütopya mekânı ile bekleme salonu arasında bir yerlere sıkışmış bir sahneye dönüştü. Klişeleri bir yana bırakacak olursak, tenime sızan bu kültürü geçici olarak içine yerleştiğim Mülteci’nin gövdesinden araştırmak istedim ve ortak sorunumuzun  “Çıplak Hayat”larımızı yeniden ele geçirme mücadelesi olduğunu fark ettim.

Kendi çıplak hayatlarımızın nerede, ne zaman başladığını, hangi muğlak güçlere bilmeden bulaştığımı anlamak için önce kendi  hayatımdan başladım ve bütün bu gerilimler arasında bir eşikte durup egemenin paradoksuna karşı şiirsel bir varlık alanı oluşturabilir miyim sorusuna doğru ilerledim…

Le MAC VAL’de mülteciler üzerinden sorunsallaştırdığım hayali “Yeni Vatandaş” giderek daha da mekânsallaşarak Strasbourg AB parlamento binasında yoğunlaştı. Bu bina aynı zamanda Avrupa’nın zihinsel ve kültürel bütünlüğünün bir göstergesidir ve bir ütopya mekânı olarak takdir kazanmış mimari bir anıttır. Yarışma jürisi tarafından açıklandığı gibi, kriterlere tam anlamıyla uygundur. AB parlamento binasının mimari özellikleri ve bu konuda yapılan açıklamalar benim için oldukça dikkate değer. Bu bina Avrupa idea’sı olarak Babil’i yansıtan bir mimari çözümleme içinde Avrupa mitosları, semboller ve alegorilerin bir biçimsel sentezini yansıtır. Bir idea mekânı olarak, Babil’den esinlenen çok dilli, zamansız ve mükemmel düzeniyle tarihi ve günceli kapı dışarı ederek sanki ebedileşmek ister gibidir. Bina, bu haliyle, benim için “varlığın dile gelmesi” için oluşturulacak bir çalışmanın mekânı oldu. Amacım yalnızca Avrupa Birliği parlamento binası ve çağrışımlarının bende uyandırdığı haset ve şükran arasında salınan duygularımı yansıtmak değildir. Aynı zamanda bu karşılaşmayı eş zamanlı olarak Avrupa’nın kendi değerlerini Mülteci politikaları üzerinden tartıştığı bir zaman-mekân boyutu içinde sorunsallaştırmak istedim. AB kapısında uzun kuyruklar oluşturan askıya alınmış hayatlar ”Kamp”ta bir araya geldi. 

Kamp:
“Kamp, gerçek ile hukuku, kural ile uygulamayı, istisna ile kuralı birbirinden ayırmanın asla mümkün olmadığı; ama buna rağmen, bu ikisini sürekli birbirinden ayıran bir mekândır.” 

“Mülteci ulus devletin temel kategorilerini kuşku alanlarına çekerek alt üst eder.”

“Mülteci tek gerçek çıplak hayat olarak yeni bir kategorinin yolunu açar. Bu yol ne insan hakları yapısında ne de Devlet düzenindedir.”

“Artık siyasal sistem duymaya alıştığımız hayat tarzları ve hukuk kuralları önermiyor, daha kötüsü, tanımlanması çok zor, içinde körleştiğimiz,  hukuku aşan bütün hayat tarzlarını bütün kuralları içine alabilen bir vaaza dayanıyor; ‘Yersizleştiren bir yerleştirme’”

Giorgio Agamben, Kaynak?
İnci Eviner, Haziran 2010

[email protected] İnci Eviner Tüm Hakları Saklıdır.